Press Enter to Search

âb-ı hayat

"Geçmişten Günümüze İstanbul'da Su ve Su Kültürü" başlığı altında derlenen yazıların ana ilgi alanını; son derece kısıtlı su kaynaklarına sahip büyük bir şehirde yaşayan insanların, içmek ya da günlük ihtiyaçlarını karşılamak için gereksinim duydukları tatlı suların temin edilmesi, yani şehre ulaştırılması ve kullanıma sunulması oluşturmaktadır.

Şehrin içinde bulunan ya da şehrin dışında bulunup çeşitli yollarla kullanıma sunulan tatlı suların yolculuğunun anlatımı, bu çabanın şehrin ve insanların üzerinde bıraktığı mimari ve düşünsel izlerin takip edilmesi anlamına gelmektedir.

Yukarıda tanımlanan ilgi ve sınırlılıklardan dolayı, bu makalede Hellen ve Geç Roma dönemlerinin Byzantionu'nun veya Bizans döneminin Konstantinopolisi'nin su mimarlığından geriye kalan bütün kalıntıların işlevsel ya da sanatsal açıdan incelenmesi değil, kendiliğinden ortaya çıkmış, ama her biçimde, içinde yaşayan insanların süreklilik gösteren çabalarının ve yaşamlarının aynası olabilecek bilgilerin bir araya getirilmesi amaçlanmıştır.

Ön Asya’nın Kültür Belleğinde Su


EFLATUNPINAR HİTİT KÜLT ANITI
M.Ö. 1300,Konya, Beyşehir

Eski çağlardan beri kutsal olan su, ilk yazılı kaynakların bulunduğu Güney Mezopotamya’da, yani yaklaşık olarak bugünkü Irak’ta yaşamış olan Sümerler döneminden itibaren tanrısallaşmıştır. Sümer panteonunun, dört yüce tanrısından biri, su tanrısı Enki’dir. Yaratıcı tanrılar içinde yer alan Enki’nin kült şehri, Güney Irak’ta, Basra Körfezi’nin ucunda yer alan Eridu şehri idi. Yaşam suları hayatın korunması için elzem olduğundan, yer altı suları ve sulu dipsiz derinlik tanrısı Enki; aynı zamanda bereket Şgürüydü. Ayrıca büyük ırmakları, hayat verme özelliği olan ersuyuyla doldurmak, onun önemli görevlerinden birisiydi.

Eski metinlerde ve silindir mühür baskılarında Enki, sürekli olarak iki şey ile özdeşleştirilir: Su ve bilgelik… Din tarihçileri, özü su olan tanrı Enki’ye henüz hak ettiği değeri vermemişlerdir. Oysa, başlı başına tüm gizliliği içine aldığı için, su bir hayat simgesi haline gelir. Sonraki dönemlerde, varlığın özü ya da felseŞ deyimle “arke”si olmaya devam eden tanrı Enki, varlığını günümüze kadar devam ettirmiştir. En önde gelen din tarihçilerinden biri olan Mircea Eliade farklı kültürler ve farklı tarihsel devirlerde su simgeciliğinin devamlılığı üzerine “Pattern in Comparative Religion” adlı eserinde şöyle demektedir: “Şekilsiz ve gizil olan her şeyin özü, her kozmik tezahürün kaynağı, tüm tohumların kabı olan su, tüm biçimlerin geldiği, ya kendi icraatları ya da bir afetle geri dönecekleri asli özü simgeler. Başlangıçta vardı ve her kozmik ya da tarihî çevirinin sonunda geri döner; asla tek başına olmasa da, her zaman var olacaktır, çünkü su, parçalanmış birimler halinde bütün biçimlerin gizil olanağını içine alan tohum üreticisidir”.

Diğer Sümer şehirleri gibi, Eridu kenti de, i.Ö. ikinci binyılın başında Sümer dili kullanımdan çıktığı zaman siyasi gücünü yitirmeye başlamıştı. Bu dönemden itibaren Enki, Akkadca metinlerde Ea olarak geçer. Mezopotamya’dan yayılan ve bugünkü Türkiye ve Kuzey Suriye’yi de içine alan Hitit imparatorluğu’ndan geçerek eski dünyanın geniş bir coğraŞ alanında tanınır hâle gelmiş ve hakkındaki öyküler yüzyıllar boyunca yazılmaya devam etmiştir. Enki/Ea yalnızca Sümer tanrısı değil, Akkad ve Hitit dinlerinin de önemli tanrısı olup, Yunan kaynaklarında Kronos’a benzer hâle getirilmiş ve Akkadca adı “Aos” biçiminde Hellenleştirilmiştir. Hitit yazılı belgelerinde Ea’nın adı, Eski Hitit Dönemi belgelerinde geçmemesine rağmen M.Ö. 14. yüzyılın siyasi antlaşmalarında görülür. Ea’nın adı, Hurri mitoslarında bilgeliğin kralı olarak anılmış ve M.Ö. 1. binyıla kadar varlığını sürdürmüştür. Ayrıca Yazılıkaya açık hava panteonunda Ea sırasıyla, Tesup, Tasmisu, Kumarbi, istar-Sausga ve onun hizmetçileri Ninatta ve Kulitta ile beraber listelenmiştir. Dinsel senkretizmin en ileri örneklerinin görüldüğü Hititler’de, Mezopotamya etkisi ile Hitit kültürüne giren bu tanrının dışında su simgeciliğini temsil eden başka tanrılar da bulunmaktadır.


ÜÇLER(FEYZİ PAŞA) ÇEŞMESİ
İç Anadolu, Osmanlı, 17. Yüzyıl,
Nevşehir ili, Hacıbektaş ilçesi

Adell Armatür Koleksiyonu

Enki/Ea, eski Babil mitolojisinde (M.Ö. ikibinin ilk yarısı) dünyanın üstünde durduğu yeraltı okyanusunun veya ilksel derinliklerin efendisiydi. ilk satırındaki “enuma-elis” yani “bir zamanlar yukarıda..” sözleriyle tanınan ve bu nedenle Enuma Elis ya da “Yaradılış Destanı” olarak adlandırılan metin, suyun tanrısallığı üzerine önemli bir Babil eseridir. Konusu ana hatlarıyla şöyledir: Henüz ne yer ve ne gök adlandırılmamışken, toprak ve denizin altındaki ilk suların kişileştirilmesi olan Apsu ve Tiamat’tan ilk tanrı kuşakları doğar. Apsu’nun bu doğan tanrısal varlıkları yok etme girişimini Ea önler ve Eridu’daki tapınağına yerleşir. Bu noktada efsanenin asıl kahramanı Marduk doğar. Metin’de Tiamat’ı yenen Marduk’a tanrılar krallık armalarını verirler ve onun için Babil şehrini inşa ederler. Fakat şüphesiz sular söz konusu olduğunda, en yaygın mitos Tufan öyküsüdür. Tufan öyküsünün Akkadca olan iki ana uyarlaması günümüze ulaşmıştır. Atrahassis’de tufan olayı, Gılgamış Destanı’na göre çok daha merkezde yer almıştır. Atrahassis’te Tanrı Ea ile Tanrı Enlil arasında müthiş bir mücadele yer almaktadır. Öfkeli tanrı Enlil (Yeryüzü Tanrısı), insanoğlunu önce veba salgını ile sonra da kıtlıkla yok etmeye çalışır. Ea her seferinde Enlil’in planlarını bozar. Enlil’in bir diğer girişimi tufan gönderme olacaktır. Ea insanlığı bir kere daha kurtarmak için özel bir hilebazlık geliştirmek zorunda kalacaktır. insanoğluyla doğrudan irtibata geçmemesi konusunda yeminli olan Ea, Atrahassis’e bir “kamış duvar” aracılığı ile seslenir, bilge yerine duvara konuşur:

Kamış duvara öğüt
Enki ağzını açtı
ve kölesine konuştu.
“Ben ne arıyorum dersin?”
Sana bir mesajım var.
Dikkatini verdiğinden emin ol!
Duvar dinle beni!
Bir evi yık, bir gemi inşa et
Mal mülk mü? Onlardan nefret et,
Hayatı kurtar.
Yaptığın geminin eni eşit olsun
boyuna
Onun üstünü Apsu gibi kapla,
Böylece güneş içini görmeyecek,
Üstünü ve altını kapla.


HOCA FAKİH ÇEŞMESİ
İç Anadolu, Osmanlı, 18. yüzyıl
Nevşehir ili, Hacıbektaş ilçesi

Adell Armatür Koleksiyonu

Öyküye göre insanı yok olmaktan bu yüceler yücesi tanrı Enki/Ea kurtarmıştır. Enki/Ea, insana yaşam bağışlayan suyun ve insanı insan yapan bilginin ve bilgeliğin tanrısıdır. Mezopotamya kökenli bu mitos, bin yıllar içinde değişerek farklı biçimler almış, insanlığın ortak imgesi haline gelmiştir.

Aslında bütün dinlerde kutsal sayılan su, hayatın kendisidir. Allah’ın bir katre sudan her canlıyı yarattığına inanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın canlıların hepsini sudan yarattığı buyurulur (Nur 45). Kur’an’da suya dair yer alan ayetlerin yanı sıra; islam kaynaklarında da ölümsüzlük suyu “ab-ı hayat”tan; cennetin içinden veya kıyılarından akan ırmaklar olan “âb-ı kevser”den bahsedilmesi, insanların hayatında suya verilen önemi daha da artırmıştır.


Yaşamsal Alanların Yapılandırılması: Su Mimarlığı

Sümerce metinlerde “A” ve Akkadca – Asurca ve Babilce metinlerde de “ma” olarak geçen “su”, ilk yazılı kaynaklardan itibaren ne kadar önemli ve vazgeçilmez bir unsur olduğu vurgulanmış ve su toplumsal yaşamı düzenleyen kurallara yön vermiştir. M.Ö. 18. yüzyılda yaşayan ünlü Babil Kralı Hammurabi’nin 282 maddelik kanunlarının 53.–56. maddelerinde sulama ile ilgili suçlardan bahsedilmiştir. Kanunların 55. Maddesinde: “Eğer bir adam, sulamak için bir kanal açarsa (ve onun bakımında) tembellik ederse (bu yüzden) yanındaki tarlayı su basarsa ona (komşusunun yetiştirdiği kadar) arpayı ödeyecektir” ifadesi yer almaktadır.

Hayatın vazgeçilmez unsurlarından olan su kaynakları, akarsu ve göl gibi yerlerin kenarları ilk çağlardan beri insanların tercih ettikleri alanlardır. Anadolu’da Hitit ve Frig dönemlerinde, daha çok dinsel anlam verilen, aynı zamanda mimarî unsurlara da yer veren su kaynakları mevcuttur. Hitit imparatorluk döneminde Eşatun Pınar, Geç Hitit döneminde ivriz Su kutsal alanları, bunlara birer örnektir. Geç Hitit, Frig ve Urartu dönemlerinde suya verilen önem nedeniyle, kayalara açılan irili ufaklı su çukurları ve yine kaya oyma basamaklı su sarnıçları vardır. Afyon ili, Üçlerkayası Köyü, Eskişehir ili, Yazılıkaya/Midas Şehri’nde ve Van Bölgesi’nde kayalar oyularak çok basamaklı karlık ve sarnıçlar yapılmıştır. Yine Urartu Kralı Menua döneminde; Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Yukarı Kaymaz Köyü’nün bulunduğu Artos Dağları’nın eteklerindeki büyük bir kayanın altından çıkan suyu Van merkeze sevk eden, 51 km. uzunluğundaki Şamram (Semiramis) Kanalı, Urartuların su için göstermiş olduğu çabanın ifadesidir.


ÇELEBİ ÇEŞMESİ
İç Anadolu, Osmanlı,17. yüzyıl
Nevşehir ili, Hacıbektaş ilçesi

Adell Armatür Koleksiyonu

Hellenistik dönemden itibaren büyük kentlerin kurulduğu Anadolu’da, kentlerin su ihtiyacının, uzak su kaynaklarından getirilen ve evlere kadar dağıtımı yapılan bir sistemle karşılandığı anlaşılmaktadır. Milet ve Priene gibi kentlerde bunu açıkça görmekteyiz. Roma döneminde, aquaductus denilen su kanallarıyla kentlere su getirilmiş, evlere dağıtılmış ve kent içinde büyük çeşmeler, havuzlar yapılmıştır. Su mimarisi Bizans döneminde de gelişimine devam etmiştir. Özellikle Osmanlı döneminde daha çok yaygınlaşmıştır.

Tarih boyunca sıcak su kaynaklarının, sağlıkla ilgili kutsal alanlar olarak görüldüğü bilinmektedir. Kaplıca kaynaklarından yararlanma, şifa arama, kutsiyetine inanma gibi nedenlerden dolayı, sıcak su etrafında sürekli yerleşimler meydana gelmiş ve bu bölgeler efsanelere konu olmuştur. Frig Kralı Midas’ın kızının, Gazlıgöl kaplıcasında şifa bulduğu dilden dile dolaşarak günümüze kadar ulaşmıştır. Sandıklı Hüdai kaplıcasının adı bile hâlâ kutsal bir ad, Allah adıdır. Bu kaplıcaların Frig döneminden beri kullanıldığı bilinmektedir. Yine Denizli Pamukkale’de kurulan ve kutsal kent anlamına gelen Hierapolis gibi Anadolu’da sıcak su kaynakları yanında kurulan çok sayıda yerleşim yeri vardır.

İslam mimarisinde, temizlenme, abdest alma, su içme ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan çeşmeler, özellikle Anadolu Türk mimarlığında kent dokusu içinde öne çıkmıştır. Suyu insanlara eriştiren çeşmeler, eski zamanlardan beri, bahçelerin ve kentsel alanların düzenlenmesinde en önemli öğelerden biri olmuştur. Bu dönemdeki su kültürü ile ilgili çalışmalar, su isalesi işinden ibaret değil, suyun toplandığı hazneden, suyun aktığı çeşme lülesine kadar lüzumlu teknik bilgilerden başka, devrinin sivil mimarisinin de yansımasıdır. Selçuklu döneminden başlayarak, medrese cephelerine, köşe başlarına ve sokak içlerine yapılan çeşmeler ve ilk örnekleri bu dönemde yapılan şadırvanlar, esasında birer hayır eseri, sosyal yardım tesisi olup çok farklı işlevleri yerine getirmişlerdir.

Osmanlı döneminde çeşme yapımı, kent içi su yolları yapımının hız kazandığı Kanuni Sultan Süleyman döneminde çoğalmış, mahallelerde hayır yapısı olarak sayısız çeşme kullanıma açılmıştır. Lale devrinde, çeşmelerin cephe tasarımı zenginleşmiş, özellikle meydan çeşmeleri anıtsal bir görünüm almıştır. Ayasofya’nın arkasındaki ve Üsküdar’daki III. Ahmet çeşmeleri ile Tophane Çeşmesi, geniş saçakları, küçük kubbeleri, dört cephedeki bezeme öğeleriyle bulundukları meydanların odak noktaları olmuştur.


ÇANAKKALE CİVARINDA BİR ÇEŞME
Aşıklar Çeşmesi, Kartpostal,
Osmanlı, 1915

Adell Armatür Koleksiyonu

Bir dünya şehri olan ve iki kıtanın birleştiği bir coğrafya üzerinde bulunan istanbul’un, su kültürü ve su sorunu, şehrin geçirdiği evrelerdeki şartlara uygun olarak çözümlenmeye çalışılmış ve buna göre de tesisler inşa edilmiştir. istanbul’un kuruluşundan Roma imparatorluğu devrine kadar yapılmış su tesisleri konusunda pek bilgi bulunmamaktadır. Şehrin su ihtiyacı öncelikle kuyu ve sarnıçlardan karşılanmıştır. Bunlar üstü açık ve üstü kapalı olmak üzere iki şekilde inşa edilmiştir. Üstü açık büyük su hazinelerinden Edirnekapı civarında bulunan Aetius Sarnıcı, Sultanselim’de Çukurbostan mahallesinin bulunduğu Aspar Sarnıcı, Altınmermer semtinde Hagios Mocius Sarnıcı önemli örneklerdir. Günümüzde Veliefendi Hipodromu’nun yakınında bulunan Hebdomon Sarnıcı ise Şldamı, Şlevi, Bakırköy Çukurbostanı veya Bakırköy Sarnıcı olarak anılmaktadır. Üstü kapalı sarnıçlardan en önemlileri Ayasofya’nın karşısında bulunan 336 somaki sütunlu ve günümüzde müze olarak kullanılan (Cisterne Basilique) Yerebatan Sarnıcı’nın, istanbul Adliyesi’nin karşısında 224 sütunlu (Philoksenus Sarnıcı) Binbirdirek Sarnıcı’nın ve Büyük Postane arkasında depo alarak kullanılan Acımusluk Sarnıcı’dır. Bu büyük sarnıçların yanı sıra, her kilise ve manastırda ve her evde birer küçük sarnıç yapılmaya başlanınca, büyük sarnıçların eskisi gibi ehemmiyeti kalmamıştır. Ancak, bu sarnıçların yeterli olmadığı ve şehir dışından da su getirildiği bilinmektedir. Bugün Şehzadebaşı’nda bulunan ve şehrin en önemli kültür varlıklarından birisi olan Valens Kemeri veya bugünkü adıyla Bozdoğan Kemeri, çevredeki su kaynaklarında bulunan suyun şehre taşınabilmesi için yapılmıştır. Üzerindeki farklı inşa tarzlarından Bizans döneminde de pek çok kez tamir geçirdiği anlaşılmaktadır. imparator Theodosius (378 – 395) tarafından Belgrad Ormanları’ndan Sultanahmet’e kadar bir su yolunu tesis ettirildiği kaynaklarda mevcuttur. (Ayrıca bkz. Roma ve Bizans Dönemlerinde istanbul’da Su Ve Su Mimarisi adlı makale )

Bizans döneminde adı Lykos olan, bugünkü adı Bayrampaşa Deresi’nin Vatan Caddesi’nden aktığı ve bu dereden faydalanıldığı düşünülmektedir. Derenin surları geçip kente girdiği yerde hâlen, sadece harabeleri kalmış olan Bizans dönemine ait bir kule bulunmaktadır ki bugünkü “Sulukule” semtinin adını buradan aldığı sanılmaktadır.

Su kültürünün diğer bir bölümünü ise ayazmalar oluşturmaktadır. Pagan döneminde (çok tanrılı dönemde) oldukça yaygın olan ayazmalar, Hıristiyanlık döneminden bu yana yaşamaya devam etmiştir. Hıristiyanlık dönemde, bunlar Hz.isa’nın vaftizinin anısına adanan su ya da su kaynağı olup, Ortodokslar bu suyu içmenin ya da vücuda sürmesinin hastalık ve dertleri sona erdirdiğine inanırlar. Bunların yanı sıra, Müslümanlar da ayazmaları ziyaret ederler. Genellikle bir kilisenin içinde ya da yanında yer alan ayazmalar, bir aziz veya azizenin adıyla anılır ve her birinin özel bir günü vardır. istanbul’da günümüzde pek çok ünlü ayazma bulunuyor. Bunlardan birisi, Silivrikapı dışındaki Balıklı Kilisesi’nin ayazmasıdır. Kapının güney tarafındaki kulenin üzerinde 1433’de (veya 1438’de) yapılan tamiri nedeniyle, konulan Grekçe kitabesinde; “Hayat verici Menba’ın Allah tarafından muhafaza edilen bu kapısı, çok dindar hükümdarlar olan ioannis ve Maria Paleologos’ların hakimiyetleri devrinde, 1438 (veya 1433) senesinin Mayıs ayında Manuel Bryennios Leontari’nin mesaisi ve masrafı ile tamir edilmiştir” ibaresi yer almaktadır.

İstanbul’un fethinden sonra, büyük bir su sıkıntısı çekilen istanbul’da Osmanlıların su mimarisine ait çalışmaları büyük bir yer tutmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in emriyle, yıkılıp harap olmuş kemerler onarılmıştır. Bunların yanı sıra, yeni sular bulunarak şehre dağıtımı yapılmıştır. Tarihçi Tursun Bey, Tarih-i Ebü’l Feth adlı eserinde, Fatih’in uygun bir yerde, bir kemerde “kırkçeşme” yaptırdığını nakletmiştir. Fatih döneminde tamir edilen ve yeni ilavelerle istanbul’a getirilerek kullanı lan sular Halkalı Suları olarak anılmaktadır. istanbul’un surlarının batısından gelerek şehrin çeşitli bölümlerini besleyen 16 – 17 bağımsız isale hattından meydana gelen Halkalı Suları: Fatih su yolları, Turunçlu su yolları, Süleymaniye su yolları, Mihrimah su yolları, Ebussuud su yolları, Cerrahpaşa su yolları, Sultanahmet su yolları, Sarayçeşme su yolları, Köprülü su yolları, Lâleli veya Sultan Mustafa ve Mahmut Paşa su yolları, Beylik su yolları, Kocamustafapaşa su yolları, Kasım Ağa su yolları, Hekimoğlu Alipaşa su yolları ve Nuruosmaniye su yolları olarak anılırlar. Halkalı sularını Kırkçeşme’ninkinden ayıran özellikler arasında en önemlisi: Kırkçeşme suyunun Belgrad Kariyesi ve Büyükdere civarından istanbul’a kadar özel olarak inşa edilmiş bir dehliz içinde akması; Halkalı suyunun ise Levent Çiftliği, Halkalı ve civarındaki künkler, kurşun borular içinde, çeşitli maslak ve su terazilerinden geçirilmek suretiyle istanbul’a akıtılmasıdır.

istanbul’a en fazla su, Kanuni Sultan Süleyman döneminde getirilmiştir. Mimar Sinan tarafından inşa edilen tesislerle, Ayvad Köyü civarında Bakraç ve Orta dereleri ve bazı menba sularını toplayıp Kurt Kemeri ismiyle inşa edilen kemer üzerinden geçirerek Eyüp’te bugünkü islam Bey Mahallesindeki Yenikubbe’ye kadar getirilmiştir. (ayrıca bkz. Osmanlı Dönemi Su Mimarisi: Yaşamsal Gereklilik ve imgenin Uyuşumu adlı makale) Halkalı sularının akıtıldığı Süleymaniye su yolları hakkında en ayrıntılı bilgiyi veren Türk ve islam Eserleri Müzesi’nde yer alan 3337 envanter numaralı haritadır. Harita, 2572 cm. uzunluğunda ve 30 cm enindedir. Ölçeksiz olarak yapılan haritada herhangi bir tarih olmayıp, harita üzerinde evlerine su tahsisi yapılmış olan kişilerin kaynaklarda belirtilen görev sürelerinden veya ölüm tarihlerinden yola çıkılarak haritanın 18. yüzyılda yapıldığı tespit edilmiştir. Süleymaniye su yolları haritası, Halkalı suları içinde debisi en fazla olan Aypah (Kirazlı) ve Çınar suları ile beslenmekte, şehirde seksen yere su vermektedir. Asıl amacı Süleymaniye Camii’ne su getirmek olan bu su yolu, sadece camiye değil külliyedeki medrese, imaret, mektep, çeşme ve Şehzade Camii ile bazı hamam ve evlere de su vermekteydi.

I. Mahmud (1730 – 1754) tarafından inşa edilen Beylik su yollarını anlatan bir diğer önemli harita da Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunmaktadır. Halkalı sularını saraya getirmek amacıyla yapılan harita 75×1098 cm. ebatlarında ve 23 Ekim 1748 tarihlidir. Haritada suyun kaynağından başlayarak geçtiği güzergâh üzerindeki su kemerleri, tarihî binalar, camiler, şahıslara ait saray ve evlerden Topkapı Sarayı’na varıncaya kadar olan detaylar mimari olarak çizilmiştir.

Türk ve islam Eserleri Müzesi’nde bulunan diğer bir su yolu haritası, Üsküdar’a su getirmek için Damat ibrahim Paşa’nın hazırlattığı su yolu haritasıdır. Bu haritada 30×1800 cm. ebatlarında olup, kimin tarafından çizildiği ve yapım tarihi belirtilmemiştir. Sultan III. Ahmed’in (1703 – 1730) veziri ve damadı ibrahim Paşa, yaptırdığı Şerafabad Kasrına su sağlamak, sonra da Üsküdar’daki çeşme ve sebillere de su dağıtımını sağlamayı amaçlamıştır. Üsküdar Damat ibrahim Paşa Su Yolu’nun kaynağı Kayışdağı yakınlarındaki Agustol Çiftliği isimli yerde, Çamlıca tepesinin 2,5 kilometre güney doğusundadır. ibrahim Paşa’nın 1730’da çıkan Patrona Halil isyanı’nda öldürülmesinden sonra oğlu Mehmed Paşa tarafından yeni ilaveler yaptırıldığı, lağımların tamir ettirildiği, harita üzerindeki yeni açıklayıcı bilgilerden anlaşılmakta ve tarihler verilmektedir. Damat ibrahim Paşa su yolu, diğer tüm Osmanlı Dönemi su yolları gibi zaman içinde yıpranmış, gerekli onarımların yapılmaması sonucu işlerliğini kaybetmiştir.

Su kültürü tarihimizde önemli bir yeri olan, bugünkü Taksim semtimizdeki Taksim maksemleri, bir veya birkaç koldan gelen suyun çeşitli mecralara dağıtılmasını sağlayan oda ve binalardan ibarettir. Bunlar yeraltı ve yerüstü olmak üzere başlıca iki tipte yapılmıştır. Yerüstü maksemlerinin kapılarının eşiği zemin seviyesine çok yakındır. Kâgir duvarlı bu yapıların üstü tonoz veya kubbe ile örtülüdür. Bir oda biçiminde inşa edilmiş maksemlerin içinde birer taksim sandığı bulunur. Gelen su taksim sandığı içindeki lülelerden akıtılarak dağıtılır. Taksim suyu tesislerinin bir kolu Harbiye Galerisi’nden Beyoğlu’ndaki bazı mahalleleri beslemek için bu depo ve makseme uğramakta ve buradan dağıtılmaktadır. Taksim su şebekesi gibi maksemin yapılışına I. Mahmut döneminde başlanmıştır. Tesisat 1731 – 1839 yılları arasında dört aşamada tamamlanmıştır. Bu duruma paralel olarak maksem eklemeler yapılmıştır. I. Mahmut, I. Abdulhamit, Mihrişah Sultan ve II. Mahmut tarafından sürdürülen inşa faaliyetleri sonunda bu tesisler kanalıyla Beyoğlu yakasının pek çok çeşmesine su verilmiştir. Su mimarısının görkemli eserleri olan sebiller, yollar üzerinde gelip geçenlere parasız su ikram etmek amacıyla yapılmışlardır. Sebil, Arapçada yol demektir. Bunlar ya müstakil veya bir binaya yapışık olarak inşa edilmişlerdir. Değişik planlarda olan sebillerin kimler tarafından hayrat olarak yapıldıkları ve tarihleri, hatta bazen de mimarları kitabelerinde yazılıdır.

Evliya Çelebi, Fatih zamanında sebiller yaptırılmış olduğunu seyahatnamesinin birinci cildinde yazmış ise de bu sebillerin yerlerini belirtmemiş, yapılan araştırmalarda da istanbul’da bu döneme ait sebillerin izlerine rastlanmamıştır. istanbul’da II. Beyazıt zamanında sebil yapılmaya başlanmış ve ilk olarak 902 (1496)’da Efdalzade ve son olarak da 1312 (1896) yılında Saray kadınlarından Nermidil Kalfa sebillerinin yaptırılmış olduğu anlaşılmaktadır. istanbul’daki sebillerin sularının; Kırkçeşme, Halkalı, III. Ahmet, III. Osman, III. Mustafa ve II. Mahmut zamanlarında yaptırılan Belgrad Köybendi, Topuzlu Bendi, Büyük Bent, II. Mahmut Bendi, Beşiktaş, Fındıklı, Tophane, Galata ve Kasımpaşa’dakiler de Belgrad Köyü ile Büyükdere cihetindeki I. Mahmut ve Mihrişah Valide ve II. Mahmut tarafından yaptırılan yeni bent ve Valide Bendi ve Topuzlu Bendi’nden geldiği bilinmektedir.

Suyu olmayan sebillerin içlerinde bulunan kuyu ve mermer su hazinesi ve mermerden ve pişmiş topraktan yapılmış küplerine sakalarla getirilen sulardan konurdu. Menba suları kandil ve bayram günleri ve Cuma geceleri verilirdi. Belirtilen günlerde bal ve şekerden şerbet verilmesi bazı hayrat sahibinin vakŞyesinde yazılıdır. Özellikle sebilin ilk açma töreninde ve devamında birkaç gün boyunca şerbet verme geleneği vardı. içmek isteyenlere sebillerden suyu sebilci, bir zincirle bağlı olan kulplu bakır, pirinç veya tombak taslarda verirdi. Çeşmeler ve içinde su içilen tasların temizliğine dikkat edilirdi. Sebilciler Evkaf tarafından aylıklı idiler. Hatta bazı sebilciler bir berat ile gedikli idiler. isterlerse para mukabilinde yerlerini başkalarına satmaya hakları vardı. Bunlar su taslarının temizliğine ve bakımına itina gösterirlerdi.

Osmanlı son döneminde, istanbul’da nüfusun gittikçe yoğunlaşması nedeniyle, mevcut su ve çeşmeler ihtiyaca cevap veremeyecek duruma gelmiştir. Bunun üzerine Sultan Abdülaziz Döneminde 1868 yılında Fransız şirketine imtiyaz verilerek “Dersaadet Anonim Su Şirketi” (Terkos Şirketi) kuruldu. Göldeki su arıtılarak şehre isalesi ve tevzii yapıldı. Daha sonra Anadolu yakası için 1888 yılında Üsküdar – Kadıköy Su Şirketi 1893’te Elmalı Deresi üzerinde I. Elmalı Barajını inşa etmiş, Anadolu Hisarı’ndan Bostancı’ya kadar olan sahada su şebekesi döşemiştir. Cumhuriyet döneminin başlarında Terkos Şirketi (1932) ve Üsküdar – Kadıköy Su Şirketi (1937) satın alınıp istanbul Sular idaresi’ne devredilmiştir.

Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nde su işleri ile ilgilenen kurumun çok el değiştirdiği gözlenmektedir. Daha önce Şehremini (Belediye Başkanı) Mimar Ağa grubu “Tamirat Ambarı Takımı”, adıyla Sepetçiler Kasrındaki yalı köşkünde ikamet ederlerdi. Bu köşklerde Şehremini ile birlikte su nazırı, istanbul Ağası (Vali), kireççi başı, ambar birinci kâtibi, baş mimar ile yardımcısı ve tamirat müdürü bulunurdu. 1251 (1835 M.)’de Vakışarın nazırlık biçimine dönüşmesiyle su idaresi buraya bağlanmıştır. Sonra 1293 (1876 M.)’de Belediye Kanunu ile su idaresi belediyeye bağlanmıştır. 1324 (1908 M.)’de su idaresi tekrar Vakışar Bakanlığı’na devredilerek “Meyaki VakŞye Müdüriyeti” adını almıştır. Cumhuriyet’ten sonra Vakışar idaresi tarafından idare edilen (Vakıf Sular) adı altında toplanan eski su tesisleri, 1926 yılında istanbul Belediyesi’ne devredilmiştir. Bu suların idaresi 1933 yılında istanbul Sular idaresi’ne 1981’de daha geniş yetki ve imkânlara sahip (iSKi) istanbul Su ve Kanalizasyon idaresi’ne bağlandı. istanbul Valiliği denetiminde kurulan iSKi, 1984 yılında 3009 sayılı Kanun ile istanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesine alınarak istanbul’un su ve kanalizasyon ihtiyaçlarını temin etmektedir.

istanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında ADELL Armatür ile müştereken yapılan sergi ve hazırlanan bu kataloğun suyun kültür tarihindeki önemi ve bunun istanbul’a yansımasını izleyiciye en iyi şekilde göstereceğine inanıyorum. Bu meyanda, ADELL Armatür değerli Yönetim Kurulu Üyelerine ve sergide emeği geçen Müzemizin tüm personeline teşekkür eder, saygılar sunarım.

t Twitter f Facebook g Google+